Viyana'da Keşfettim Ülkemi |
|
Viyana'da Keşfettim Ülkemi - (8.4.2006) |
Akademik bir toplantı için gittiğim Viyana'da sadece beş saatim vardı şehri keşfetmek için. Nereden bilirdim, keşfettiğim aslında içine doğduğum yerdir?.. Durmaksızın, hızlı adımlarla yürüdüm şehrin sokaklarında. Fotoğraf makinemi bile elime alamadım. İki şey beni kendine çekti ve durdurabildi: Büyük tiyatronun ön cephesinde asılı duran "Orlando" oyununun duyurusu ve Maria Therese Kilisesi'nde sıradan bir pazar ayini. Biri ruhumun en şen ve en hüzünlü ayinlerinin müsebbibi, diğeri bir "öteki"ne dair tecessüs.
Doğrusu, arka bahçemde saklı duran Viyana'dan fazlasını bulmadım. Zaten gezinir dururdum bu şehrin sokaklarında. Lakin kasvetin bir şehre böylesi yakışacağını ve aslında bu şehri kasvetin varettiğini ummazdım. Öyle derin bir kasvet ki bu, sarıp sarmalamıştır Mozart'ın notalarını, onlardan yükselen neşe bile hüznün kan kardeşidir; öyle karanlık bir kasvet ki bu, ruhumuzun derinliklerine dalan Freud oradan ancak ümitsizlik devşirebilmiştir.
Arka sokaklar, salaş cafe'ler, müzeler, kiliseler, evler, meydanlar imgesel bir dünyadan selamlar gibi gezginleri, öylesine estetik ve kusursuz. Bir o kadar da mesafeli. Ve kibirli... Gezgin sanki yüzyıllar öncesinin Viyana'sında bir çağdaş gibi dolaşıyor. Soluk almıyor şehrin kusursuz yapıları, yaşamıyor şu anda. Bu şehir Tanrı'ya meydan okurcasına yükseliyor göğe, kuleleriyle, kiliseleriyle... İsyan ediyor, yetinmiyor kendine verilenle. Secde etmiyor kendini aşana...
Öylesine büyükleniyor ki mimarisiyle, içine almıyor insanları; kucağını açmıyor ona sığınan ruhlara. Dışarıda kalanları sarıp sarmalamıyor, üşütüyor, kış gibi çöküyor çıplak ruhların üzerine.
Her şeyin önceden kestirilebilir olduğu ve sürprizlerin çoktan başka diyarlara göçtüğü bu şehrin geniş caddelerinde flaneur misali savrulurken, içimde sızlayan bir Süleymaniye keşfettim. Titreyen ruhumun derinliklerinde yükselen sabah ezanlarını duydum. Duyduğum sadece sabah ezanları da değildi üstelik; Balat civarından usulca kendine yol açmaya çalışan çan sesleri duydum.
Derin bir ikilemin orta yerinde kaldım. Bir yanda kusursuz bir sanat eseri olarak duran ve hakikatte beni vareden ama asla dokunamadığım, soluyamadığım Batılı dünya; diğer yanda hayatın her anını sanatkar bir özenle ele alan ve tüm sanatların bir ihtiyaca karşılık geldiği Doğulu dünya. Biri sanatı hayatın dışında seçkin bir alan olarak tasavvur eden, diğeri ise sıradan hayatı sanatlaştıran ve fakat şimdilerde bunun pek farkında olmayan başka bir dünya. Birinde kuleler insan iradesinin onu aşana isyanını haykırırken ve doğaya karşı üstünlüğünü simgelerken; diğerinde minareler insan iradesini onu aşana secde etmeye davet için başı öne eğik bir biçimde yükselmektedir.
Ve kasvetli ruhum bu şehirde barınamıyor. Akdeniz'in neşesinden kasvet devşirmeli nankör ruhum...